17.11.2014

Trende 4

(11.25)
Mikail de benim kadar kararsız sanırım şu ara. Yola çıktığımızdan bu yana 30 dakika geçti ve ilk başta sisli ve korkutucu olan hava bi anda yazdan kalma günleri taklit etmeye başladı.


Bozkırda hayat sakin ve sönük. Ağaçlar yapraklarını dökmekte, bahçeler bozulmuş ama yeni sene için sürülmemiş henüz. Bazı tarlalarda işçiler gözüküyor. Bu mevsimde olsa olsa pancar söküyorlardır. Allah yardımcıları olsun.


Geniş düzlüklerin sonunda birkaç yükselti ilişiyor gözlere. Sivrihisar'a yaklaşmış olmalıyız, kayalıklar gözüküyor.


2.5 yılı geçkin süredir aşinası olduğum bu yollarda her seferinde yeni bir şey görecekmiş gibi dışarıyı izlemeye bayılıyorum. Kulaklığımı sırt çantama sırt çantamı da yukarı koyduğum için müzik dinleyemeyerek izliyorum bu kez etrafı. Trenin sesi ve vagondaki bi amcanın belki de sigara yüzünden deforme olmuş sesi birbirine karışıyor. Ara sıra bir bebek mızırdanıyor, annesi onu susturmak için elinden geleni yapıyor. Ve tren olanca hızıyla almaya devam ediyor yolunu.

(11.35)

29.10.2014

Batarken Güneş

"Güneşin batışındadır doğaya verdiğim değer."

Günün en huzurlu ânı. Nefes alıp verdiğime en çok şükrettiğim anlardan. Hele bir de hava güzel ve keyfim yerindeyse...

Uzun zamandır buraya yazmadığımı fark ettim ve sırf bu yazıyı paylaşabilmek için bir şeyler karalamak istedim ama nafile içimde yazmaya yönelik duygularda bir sorun olduğunu hissettim, anlamlı bir şekilde dökülemiyor kelimeler parmak uçlarıma. Olsun sırf siz bu resmi görün diye ben zırvalıyorum işte böyle biraz burada, katlanırsınız artık benim şu deli saçmalarıma biraz daha.

Yazmak çok güzel bir şey, yazma yetimi kaybetmekten çok korkuyorum, yazmadıkça içimdeki deli daha çok çıldırıyor. Yazmak nefes almak gibi. Ve ben boğuluyorum artık nefes alamadığım için. Eskisi gibi saçmalamak ve yine çok yazmak, yazıp yazıp silmek acaba şöyle mi desem böyle mi yazsam demek istiyorum. Ne olur yazmamı sağlayan hislerim beni koyup koyup gitmeyin!

Fotoğraf: Ankara Gençlik Parkı 26.10.2014

4.10.2014

Bayram Sabahı

Bu kaçıncı bayram abimsiz geçen ben artık sayamıyorum. O kadar özledim ki artık hıçkırıklar düğümlenemiyor boğazımda. Her bayram gülen yüzümün altında bir burukluk gizli aslında. Kavuşmak olmasa özlemezdim deyip teselli buluyor ve geri döneceği günü sabırsızlıkla bekliyorum.


Posted via Blogaway

10.09.2014

Küçük Prens'ten

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki.
“İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”

“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.

“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

Ertesi gün küçük prens yine geldi.

“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim. Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”

“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. 
“Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil
yapamayacaktım.”

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde:

“Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedin.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”

“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde,
sana hediye olarak bir sır vereceğim.”

Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.

“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara.

“Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”

Güller bu duyduklarına çok bozuldular.

"Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”

Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.

“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de.

“Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.

“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir.
dedi.

“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.

“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

28.08.2014

Toplum Eleştirisi

"Evet en doğru benim. Kendi düşüncemden daha doğrusu asla olmadı olamaz da. Onlar kim ki benden daha doğru düşünsün? Mutlak bir doğru varsa o da benim doğrum ve istediğim şekilde karşımdakileri küçümseyebilirim. Benimle aynı şekilde düşünmedikleri için onlara istediğim hakaretleri edebilirim; sonuçta onların benimki gibi mükemmel işleyen bir beyinleri yok ki benim kadar doğru fikirlere sahip olabilsinler. Benim okuduğum okul gibi kaliteli bir okulda mı okudular sanki? Ya da benim okuduğum kitapları onlar bırak okumayı adını bile söyleyemez."

Şeklinde uzayıp gidebilecek narsist benliği doruklara ulaşmış, bu tarz cümleleri kurmakta beis görmeyen insan topluluklarından nefret ediyorum. İnsanoğlu neden bu kadar kendini bir şey sanıp başkalarını her zaman küçük düşürme gayretinde olur ki? Keşke çoğu insanlar kendinin mutlak doğru olmadığını ve olamayacağını idrak edebilse de hayat daha yaşanabilir hale gelse.

Bir anlık hezeyanımdır. Saygılar.

Posted via Blogaway


Posted via Blogaway

3.07.2014

Tefekkür/ Akletmek.

Kur'an-ı Kerim'de 49 kere akletmek kelimesi geçiyormuş. Yüce Rabbim pek çok kez biz kullarına akletmekten bahsediyor ve biz hâlâ akletmekten aciz bir şekilde hayatımıza devam ediyoruz.

Minarelerden sabahı ezanı yükselirken balkona çıkıp caddenin sessizliğinde sabah ezanının yankısını dinledim az evvel. Tefekkür için muazzam bir ortamdı. Yıldızları izlemeyi oldum olası severim. Eskiden yıldızlara bakıp çocukça hayaller kurarken şimdi Rabbimin güzelliğini görmek için bakıyorum yıldızlara.

Biz insanoğlu kendimize nankörlük edene bir daha yüzümüzü bile çevirmezken Rabbim ne kadar merhametli! Biz O'nun sonsuz nimetleri için sonsuz teşekkür ve tefekkür etmemiz gerekirken yapmamız gereken ibadetlere bile yüz çevirirken, Rabbimize sayısız nankörlük ederken O hâlâ bizim rızkımızı veriyor ve bizi görüp gözetiyor. Ve biz hâlâ Rabbimize nankörlük etmekten geri durmuyoruz.

Yıldızlar ne kadar güzel değil mi? Onları ve biz nankör insanoğlunu yaratan Rabbimin güzelliğinden başka bir şey değil aslında gördüğümüz lakin bunu idrak edebilecek durumda değiliz. İdrak etmek şöyle dursun akletmiyoruz bile.
Tefekkür edebilmek, Rabbimize nankörlük etmek yerine akledebilmek dileği ve duasıyla hayırlı Ramazanlar diliyorum.


29.05.2014

Trende 3 / Tefekkür

Doğanın uyanışına şahit olmak, hayatı yaşamak nasip oldu şu son iki ayda. Nerdeyse 45 gün kadar aynı yolu gidip gelince Allah'ın Hayy isminin tecellisine şahit olma imkânı buldum. Kışın kuruyan, çorak toprakların yeşile bezenip ürünlerin yetiştiğini görmek çok güzel bir şey. Elhamdulillah.


Posted via Blogaway

19.05.2014

Feride'nin Kamuran'a Veda Mektubu

Yolun açık olsun…
Ben bunu ilk kez yürekten söyledim. 
Ve ben bunu ilk kez böyle yürekten söyleyince;
“yolun açık olsun”
Bir dua niteliği kazandı. 
Kalbim barıştı seninle böylece
Herkes ettiğini bulur; 
ben de, sen de… 
Bu hep böyle. 



Ne çıkar ben bir kapıyı açsam…
Açmasam ne çıkar?.. Çarpıp gitsem?
Ardındaki odalar çoktan yitmiş,
Kapılar yansa, ne çıkar…  



Benim şu hayatta yaptığım en iyi ikinci iş;
-ki beni bilirsin kendimle ilgili çok hoş düşüncelerim yoktur
benim şu hayatta yaptığım en akıllıca iş;
Oltamın ucuna, uçurtma takıp
Gökyüzü avlamaktır. 



Benim şu hayatta yaptığım en iyi sonuncu iş;
Kafamı duvarlara çarpıp çarpıp,
nihayet anlamaktır.
Diyeceğim o ki; 
Kan revan bir ahmaklıktır… 

Benim şu hayatta yaptığım en iyi üçüncü iş.

Ne çıkar sarsan yaramı ?
Sarmasan, öldürsen ne çıkar…
Ben çoktan tükürmüşüm ciğerimi. 
Nefes olsan, ne çıkar… 



Benim şu hayatta yaptığım en berbat doksansekizinci iş;
Almak seni. Çoğaltmak. Kendime katmaktır…
Benim şu hayatta yaptığım en berbat doksandokuzuncu iş;
Tutup seni düşlerime yakıştırmaktır…



Ne çıkar rüyalarıma girsen?..
Rüyalarımdan gitsen ne çıkar?
Ben çoktan ağlamışım gözlerimi… 
-görmüyorum artık seni
Sen var olsan ne çıkar, olmasan ne çıkar.


BıÇaKiziKırMıZı: bu da böyle bi ZİYanımdır edip abim, güzel abim bi...:


meğerse dizi için yazılmamış, zaten olan bir yazıymış)

17.05.2014

Unuturuz

Unutmayacağız, unutturmayacağız diye söylüyoruz günlerdir. İnsanız, nisyandan gelir ya adımız, unuturuz elbet bunu da unuturuz öncekileri unuttuğumuz gibi. Unutmamak değil belki ama hatırlamak mümkün. Annesinin ellerinden tutmuş, babasızlığı gözlerinden okunan bir yetimin çaresizliğini görünce, hatırlarız. Sonra yine unuturuz, nisyan bizim göbek adımız, ara sıra hatırlatacak bir şeyler görürsek ne âlâ. Acının yıldönümlerinde ortaya çıkıp konuşur siyasîler, pişkince, hayasızca. O zaman yine hatırlarız; ama gün gelir hatırlatan şeyleri de unuturuz artık. Eninde sonunda unuturuz. Nisyan göbek adımız bizim.

26.03.2014

Trende 2

Bir anons: Trende sigara içmeyin. Beni alıp çocukluğuma götürüyor birden.

Eski trenler ve İstanbul'a yolculuklarımız geliyor yine aklıma. Oturmaktan sıkılınca ya da çişim gelince kalkıp iki vagon arasına gidiyorum, trenin kapısını açmış iki kocaman abi sigaralarını tüttürüyorlar, saçları sakalları birbirine karışmış. Gülümsüyorlar bana sigaradan sararmış dişlerini göstererek. Farkında olmadan ben de gülümsüyorum, ön iki dişim düşmüş oldukları için komik gözükeceğim aklıma bile gelmiyor. Abimden de kocaman olduklarına göre üniversiteli olmalılar vay be ne kadar büyükler diyorum, hiç büyümeyecek gibi hissediyorum. Yılların geçip de onların yaşına geleceğim zamana inanmak istemiyorum nedense.

Şu ana dönüyorum tekrar, annesinin elinden tutmuş en fazla dört yaşında bir kız çocuğu geçiyor yanımdan o kadar güzel ki ona bakarken farkında olmadan gülümsüyorum, o da o güzelliğine güzellik katacak bir gülümsemeyle karşılık veriyor bana. Mutlu oluyorum daha doğrusu mutluluğuma mutluluk ekleniyor, ufacık bir çocuğun gülümsemesine şahit olmak bu dünyadaki en güzel şeylerden biri olsa gerek.

Bu kez eve dönüşümü sosyal medyada reklam yapmama niyetindeyim ama yine de tren yolculuğunda buraya yazı yazmak hoşuma gitmişti geçen sefer. Yaklaşık yirmi dakika sonra bir anons daha gelecek: Dear passengers we are about to arrive at Eskişehir. Niyeyse İngilizcesini yazmak istedim.

Eve dönüyor olmak huzur veriyor.